Türkiye'de
Stammheim'lara Hayır
Türkiye‘de Hücreli-Tecrit
Cezaevlerine Karşı 11 Gerekçe
Propaganda
”Büyük
Türkiye: Tek oda, özel duş, radio, şahsi doktor ve haftada
iki kere tıraş hakkı. Bebek katili kendi kendisiyle konuşmalıdır!”
(5.12.1999
tarihli Hürriyet gazetesinin başlığı: Abdullah Öcalan İmralı
Özel Cezaevinde)
Tecrübe
”Tutukluları
islah etmede devletin yerini dolduracak tek cevap onları
birbirbirenden tecrit etmketir. Federal Almanya, bu konuda
yeterince tecrübe sahibi bir ülke olduğu için kendimize
örnek alıyoruz.”
(İspanya'da
Siyasi Tutukluların tek hücreli sisteme geçmeleri için İspanyol
elçisinin yaptığı açıklama, İsviçre 1990)
Etki
”Kendimi
bir mezarda hissediyorum. Buradan çıkmanın tek yolu ya açlık
grevi yada kendimi yakmam."
(Yunus
Calış, Kartal Izolasyon Cezaevi F-Tipi'nde kalan Tutuklu,
Nisan 1999)
Önsöz: Avrupa Tarzı Demokratikleşme
Türkiye
Avrupalılaşmaya çalışıyor; önce kendisini Futbol Şampiyonası’nda
gösterdi, şimdi de Cezaevlerini buraya göre düzenleme çabasında.
Avrupa´dan daha doğrusu Almanya´dan örnek alınan Tek Hücre
Sistemi´ne geçerek, Türkiye´deki insan hakları ihlallerine
yönelik eleştirileri durdurmak istiyor.
Türkiye
Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyor. Türkiye’deki yaklaşık
10.000 siyasi tutsağı, Almanya’da RAF ve diğer militan gruplara
karşı 30 yıldır uygulanan izolasyon ”yöntemi” bekliyor.
Bu, zulmün sonu değil, bir üst basamağı.
Libertad!
Inisiyatifi, Tek Hücre Sistemi’ne karşı Türkiye’de başlayan
kampanyayı bu özel sayısıyla desteklemek istiyor. Amacımız,
kamuoyunu bilgilendirerek Almanya’da da bu kampanyayı destekleyen
eylemliliklerin artması. Türkiye’de işkencenin sıradanlaştığı
artık herkes tarafından biliniyor ama bu konudaki genel
yargı; ”Biz ne yapabiliriz ki?”. Işte bu noktada karşı bilgilendirmenin
önemi daha da artıyor.
Libertad!’ın
çağrısında yayınlanan Hücre Sistemi ve tabutluklara karşı
11 gerekçe aynı zamanda dayanışma, protesto ve mücadeleye
çağrıdır. Amacımız, insanları ve başka grupları bu konuyla
ilgilenmeye ve eylem birlikleri kurmaya teşvik edebilmek.
Haziran başında, Burdur Cezaevine yapılan saldırı, tutsaklara
Tek Hücre Sistemi’ne geçebilmek için neler yapabileceklerini
ve bu süreçte onları nelerin beklediğini gösterdi.
Bizim
anlayışımıza göre Cezaevleri sorununda, Türkiye´deki ve
Almanya’daki bütün ilerici güçler, siyasi farklılıklarını
ve çelişkilerini bir tarafa bırakıp, tutsakların güvenliği
için birlikte çalışmalıdır.
Iki
dilde yayınlanan So oder So’nun bu Özel Sayı’sını dağıtmak
isteyenler, aşağıdaki adresten isteyebilirler. Ayrıca Libertad!’ın
bu kampanyası çerçevesinde bir afiş çalışması yürütülmekte.
Bu afişlerle ilgilenenler lütfen bizimle ilişkiye geçsinler.
Kuşkusuz
her zaman olduğu gibi bazı abes şeyler vardır ki, bunlara
ısrarla dikkati çekmek gerekir, ama; Türkiye kendisini demokratikleştiriyor!
Hergün politikacılar bundan bahsediyor, gazeteler bunu yazıyor.
Alman Başbakanı Schröder: ”AB’ne somut alınma süreci ile
demokratikleşme hızlanacak ve hukuk devlet sistemi dengelenmiş
olacak” diyerek, Almanya, Avrupa Birliği’nin Türkiye’de
gereklilik haline gelmesi için ne gerekiyorsa yapacağını
da ifade etti. Tabi ki, buna Cezaevleri de dahil.
Türkiye’de
Cezaevlerinde 71 bin Tutuklu bulunmakta; 46 bin hüküm giymiş
Siyasi Tutuklunun 13 bini sol ve kürt örgütlerine üyelikten
mahkum olmuş. Herkes biliyor: Kanlı ve ölümcül Türk Cezaevleri,
Avrupa standartlarına uymamaktadır. Ama şimdi herşey değişecek:
Bugüne kadar süre gelen toplu koğuş sistemi yerini, temiz
ve uygar olan Avrupa Ceazaevleri Modellerine bırakacak.
Bunun için yeni bir üslup, yeni bir cezaevi programı ve
yeni bir Cezaevi Modeli hayata geçirilecek. Şimdi Türkiye’deki
Siyasi Tutuklular ”Yerleşik Demokrasi” sahibi Almanya, Fransa
ve Ispanya’da Siyasi Tutukluların uzun zamandan beri nasıl
bir muameleye tabi tutulduklarını göreceklerdir. Bunlar;
çok sıkı güvenlik, tecrit ve tek kişilik hücreler. Bir toplumun
durumunu incelerken, o toplumun Cezaevlerine bakmak gerekir.
Türk
Adalet Bakanlığı, gelecek hafta ve aylarda yeni Cezaevi
sistemine geçiş için büyük sevkler yapacaktır. Siyasi Tutuklular
bu sisteme karşı mücadele kararı alıp, tek kişilik hücreli
Cezaevlerine gönüllü olarak girmeyeceklerini açıkladılar.
Tutuklu yakınları ve Insan Hakları Dernekleri Tutuklulara
yönelik büyük saldırıların olacağına dikkat çekiyorlar.
Buna
karşı ne yapılabilir? Bize göre yapılacak tek şey, Tutuklularla
ve onların yakınlarıyla dayanışmada bulunarak, mücadelelerini
desteklemek olmalıdır. Bunu yapmak için insani, ahlaki,
siyasi ve tarihsel gerekçeler bulunmaktadır.
Biz
bu konuyu 11 anlamli noktada şöyle değinmek istiyoruz:
1980
Askeri Darbesinden bu yana Türkiye’deki Cezaevlerinde uygulama
korkunç işkencelere, katliamlara ve estirilen teröre karşı
sayısız açlık grevleri ve direnişler yaşanmıştır. Askeri
Darbeden sonra 650 bin insan, siyasi nedenlerle tutuklanmıştı.
Bunlardan 210 bini hakkında dava açılarak, 65 bini mahkum
edilmişti. Verilen
500
idam kararından, 50’si infaz edildi. 460 Tutuklu işkence,
kötü muamele ve açlık grevleri sonucunda yaşamlarını yitirdi.
Devlet,
yaşama mücadelesi veren Tutukluların birarada yaşamalarına
1991’de çıkardığı bir yasa ile müdahalede bulundu. Bu müdahale
tabi ki, Tutukluların bulunduğu kötü yaşam koşullarına,
yetersiz tıbbi imkanlara, gardiyan ve asker saldırına karşı
değildi. Çıkarılan yeni Anti Terör Yasası’nın amacı büyük
koğuşlarda bulunan Tutukluların, verdikleri sosyal ve politik
kimliklerini koruma mücadelesini kırmaktı. Bu yasa ile,
”Her kim bu yasadan dolayı mahkum olmuşsa, cezasını Özel
Cezaevlerinde yatarak çekecektir. Bu Özel Cezaevleri tek
kişilik veya en fazla 3 kişiden oluşan hücrelerden oluşmaktadır.
Mahkum olan Tutukluların diğer Tutuklularla her türlü ilişkileri
yasaklanmiş olacaktır” denilmektedir.
Bu
yasanın hayata geçirilmesi için 1991 Yazında yüzlerce Tutuklu,
şiddet zoruyla Eskişehir Cezaevine nakledilmişti. Basın,
bu sevkler sırasında yaşananları, Tutukluların kanlı Resimlerini
ve onların yakınlarının protestolarına genişçe yer vermişti.
Tutuklular Eskişehir Cezaevinin tecrit hücreleri için ”Beyaz
Tabutluk” diyerek, kurdukları barikatlarla ve açlık grevleriyle
durumu protesto etmişlerdi. Bu direnişler sonucu Eskişehir
Cezaevine Siyasi Tutukluların sevki durdurulmuştu.
Yüksek
derecede güvenlikli Bayrampaşa (İstanbul) Cezaevi:
»Sabah
soğuk. Cezaevinin tam karşı-sında bulunan Kahvane, tutuklu
yakın-larıyla dolu. Farklı etnik kökenden gelen kadın,
erkek ve çocuklar, Tutuklu olan yakınlarına vermek üzere,
beraber-lerinde temiz elbise, para veya kitap getimişler.
Sıgarasını aralıksız çeken, 40 yaşını aşmış, dört çocuk
annesi Sazimet Özger: ›Oğlum 27 yaşında ve üç yıldır
tutuklu. Ömür boyu hapis cezası verildi‹. Kolay değil
bu insanların konuş-malarını kesmek. Anne anlatmaya
devam ederek, geçen hafta yasaklanan ve izin verilen
kitapları gösterdi. Beklen-medik bir anda birden ağlamaya
başlıyor ve: ›Hayır ağlamak olmaz, nereden çıktı bu.
Daha fazla mücadele etmeliyiz‹ diyerek, Kahveden çıktı
ve Cezaevine gidip, içeri girme kuyuruğuna girdi...«
(Nokta-Dergisi, 1994). İHD bilgilerine göre Bayrampaşa’da
1000 Siyasi Tutuklu kalıyor. |
4
Ocak 1996 günü Ümraniye Cezaevinde bulunan Siyasi Tutuklular,
yapılmak istenen sabah sayımına katılmadilar. Buna gerekçe
olarak; Asker ve Polislerin sürekli kendilerini dövmeleri
ve provakasyon yaratmaları gösteriliyordu. Bu duruma müdahale
etmek için bir Özel Komando Birliği, Cezaevi Askerleri ve
Gardiyanlar Koğuşlara girip, önce su sıkarak ve daha sonra
Demir Coplarla saldırıda bulundular. Üç Tutuklu yaşamını
yitirdi ve 65 Tutuklu ise ağır yaralandı. Protestolar daha
da yayıldi, açlık grevlerine başlandi ve Cezaevi havalandırma
avluları işgal edildi. Bayrampaşa ve Buca Cezaevlerindeki
Tutuklular gardiyanlarını ve cezaevi memurlarını rehin aldı.
Istanbul’un değişik semtlerinde Tutuklularla dayanışma eylemleri
yapıldi.
Polis
ve Özel Timler Ümraniye Cezaevinde yatan tutuklu yakını
300 kişiyi gözaltına aldı. Ölen tutukluların cenaze törenlerine
de Polis saldırıda bulunarak, Evrensel gazetesinden Metin
Göktepe’yi bayıltıyıncaya kadar dövdüler. Daha sonra Polisler
onu sürükleyip götürdüler. Metin, aynı akşam bir parkta
ölü bulundu ve Adli Tıpta yapılan otopside; aşırı darp sonucu
beyin kanamasınin ölüme sebebiyet verdiği tespit edildi.
Metin’in ölüm sebebini görevli polis şefi: ”Sorgu sırasında
sandalyeden düştü” diye açıkladı.
Kısa
süre sonra Adalet Bakanlığı bir Genelge yayınlıyarak, Cezaevlerinde
”istenmeyen olayların önüne geçilmesi” için yeni bir uygulama
talimatını verdi. Bu yeni uygulama; öncelikle Siyasi Tutukluların
tecrit edilmelerini ve yasadışı örgütlere ait tutukluların
birbirileriyle ilişkilerini kesmeyi öngörüyordu. 47 tane
E-Tipi Özel Cezaevinde bulunan Tutukluların ziyaretçi görüşmeleri
ya sınırlandırıldı veya tamamen kaldırıldı.
Bu
yeni uygulamaya karşı binlerce sol Tutuklu 21 Mayıs’ta açlık
grevine başladı. Tutukluların temel talepleri; dağıtımların
durdurulması, izolasyona son verilmesi, yaşam koşullarının
iyileştirilmesi, Cezaevinde, Cezaevi ile Tutuklular arası
ilişkiler için arabulucu rolünü üstlenecek Tutuklu Temsilciliklerinin
kabul edilmesi, Tutuklu yakınlarına saldırıların sona erdirilmesiydi.
Türkiye’de
Tutukluların vedikleri mücadelenin en büyük kayıba sebep
olan bu eylem, 70 gün sonra devletin üst düzeydeki bir temsilcisinin
iki nokta üzerinde anlaşmaya varmalarını açıklamasıyla sona
erdi. Alınan 2 karar şunlardı: Tutuklu sevklerinin durdurulması
ve Tutukluların insani ve hukuki hakları olan yaşam koşullarının
iyeliştirilmesi için gerekli tedbirlerin derhal alınması
va hayata geçirilmesiydi.
Bu
ölüm yılında, 24 Eylül’de Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde 37
PKK’li Tutuklu, havalandırmaya çıkarıldıkları bir anda,
demir çubuklarla saldırıya uğradı. Bunun sonucunda kafatasları
parçalanan 10 Tutuklu yaşamını yitirdi ve 27 Tutuklu ise
ağır yaralandı.
Türk
Cezaevleri idarelerinin el kitabında: ”Teröristler birbirileriyle
haberleşmemelidirler. Eğer bir teröristin haberleşmesi kesilirse,
karada yaşamak zorunda kalan bir balık gibi ölür. Bir terörist
karadaki balik gibi kurursa zihinsel ve ideolojik kaynağından
kopmuş olur, böylelikle onun devrimci yanı ölür, yani tahripkar
yanı.”
Milli
Güvenlik Kurulunun (MGK) aldığı bir kararla Adalet Bakanlığı,
28 Şubat 1997’de yeni Izole ve Tek Hücreli Cezaevlerini
inşa etme kararı aldı. Avrupa Cezaevleri Idareleri Toplantısında
(26-28.11.1997, Strasburg) Türkiye, büyük koğuş sisteminden
şikayet ederek, bu sistemin Tutukluları casaretlendirdiğini
dile getirerek; ”Siyasi Tutuklular için makul bir ortamın”
gerekliliğini talep etti.
Bu
toplantıların kapanış gününde, 29.11.1997, Türk Adalet Bakanlığı
Temsilcileri alaycı bir üslupla: ”Tek kişilik Hücreli Cezaevlerini,
aslında homoseksueller, biseksüeller, başkalarının
yaşamını
tehlikeye atanlar, AIDS, şiroz, verem gibi ciddi bulaşıcı
hastalıkları taşıyanlar, ruhsal yapı bozukluğu olan kişiler,
‘hücre ağaları’ ve mafya üyeleri için” öngördüklerini dile
getirdi. Ve Adalet Bakanlığı bu açıklamalara ek olarak da,
”özel psikolojik eğitim programlarını” geliştirmekten söz
etti.
6
Ocak 2000’de Adalet Bakanlığı açıklamada bulunarak ”F-Tipi”
Cezaevlerinin hazır olduğunu ve Tek Kişilik Hücre Sistemine
geçişe gelecek aylarda başlanacağını duyurdu. Bu uygulamayı
önlemek için Mayıs ayında Insan Hakları Derneği-IHD kamuoyuna
”Sessiz Çığlık: Hücreler” adlı bir rapor sundu. Yapımı biten
ve açılan 11 F-Tipi Cezaevinden 6 tanesi; Sincan (Ankara),
Bolu, Edirne, Izmir, Kocaeli ve Tekirdağ Cezaevleri, davaları
karara bağlanmamış kısa süreli 386 sanık ve Anti Terör Yasası’ndan
mahkum olmuş Tutuklular için hazırlanmıştır. Öte yandan
toplam 37 ”E-Tipi” Yüksek Güvenlikli Cezaevi ile 17 Özel
Tip Cezaevleri, hücre sistemine geçmek için gerekli şekilde
onarılmıştır. Hükümetin açıklamalarına göre; yeni ”F-Tipi”
Cezaevlerine toplam 5 bin Tutuklunun sevk edileceği belirtilmiştir.
|
”Insan
Hakları”-Emperyalizmi
|
Yeni
Almanya, Türkiye ile olan ilişkilerinde özellikle demokratik
yapılanmaya yardım adı altında, her türlü desteğini sürdürmeye
çalışmakta. Işler şimdi daha kolay. Reformist SPD-Yeşiller
Hükümeti dış politikada moral tanımamaktadır. Yugoslavya’nın
büyük şehirlerine atılan NATO bombaları için Alman Dışişleri
Bakanı Fischer: ”Yeni Auschwitz’leri önlemek için” diyebilmektedir.
Bu amaçla görev alan Alman Askeri Birliklerini, ”Ispanya
iç savaşına katılan tugaylar”a benzeterek, Kosova savaşından
sonra Fischer: ”Almanlar yine saflardadırlar. Hem de geçmişleriyle
beraber.”
Alman
Hükümetinin Projesi; AB’nin doğuya genişlemesini hayata
geçirmek ve güçlü devletlerini koruma altına almak için
bir ”Öncü Grubu”nu oluşturmayı hedeflemektedir. ”Böylece;
21. yüzyılın globalleşmesini öngören şartların gerçekleşmesi
ve Avrupanın çıkarlarının korunması için mevcut yükün birilerinin
taşıması gerekmektedir.” (Die Zeit Gazetesi, 21.6.2000)
Eski
Alman Başbakanı Kohl, Türkiye’nin AB’ne alınmasını istemiyordu.
Yeni Kırmızı-Yeşil Hükümet ise eski tutucu sınıfa göre daha
modern bir üslupla hırıstiyan-şovenist tarafları ağır basarak:
”Türkiye, Avrupa sistemi için önemli bir etkendir” (Fischer).
Tutucu CDU Partisi (Kohl’un Partisi) insan hakları sorunu
bahanesiyle, NATO ortağına politik ve ekonomik bir sınırlandırma
getirmişti. Yeni Kırmızı-Yeşil Hükümet ise bunu daha da
ileri derecede kullanarak, ABD ile ortak işbirliğine girerek,
Avrupa’nın genişlenmesinin önünü açmaya çalışıyor.
Yapılan
plana göre; Iran, Irak, Suriye ve Kafkaslara komşu olan
Türkiye, Avrupa’nın Güneydoğu sınırını teşkil edecektir.
Bu çerçevede bakıldığında, Türkiye’nin Helsinki’de AB’ye
aday ülkeler arasına alınması; ”Alman Hükümetinin marifeti”
diyor (Alman Dışişlerinde çalışan görevli Sekreter Volmer).
Bu
başlangıçtır. Buna garanti veren ise, Kemalist çelikmiferli
demokrat ve şovenist Türk Başbakanı Ecevit’tir. Ecevit Kürtleri
savaştan önce de tanımadı ve şimdi de. Kürt gerillalar geri
çekilmesine ve PKK’nın barış için silahları susturmasına
rağmen, Ecevit halen Kürtleri inkar etmekte, onları Türk
ve Teröristler olarak görmektedir. ABD’nin Öcalan’ın infaz
edilmesine karşı ciddi bir çaba içerisinde olmaması nedeniyle,
Avrupa’ya düşen görev; Kosova savaşında olduğu gibi, yeni
”Insan Hakları”-Emperyalizminin gereği olan ortak iş bölümüne
gitmek olacaktır.
AB’nin
çalışmalarından sorumlu AB Komiseri Verheugen, Türkiye’deki
insan hakları ihlalleri ve diğer olumsuz gelişmelere rağmen,
”işlerin iyi yolda” olduğunu söylemektedir. (afp, 14.7.2000)
Yapılan bu açıklamalara ters düşen bir gelişme ise; bazı
Türk Parlamenterler bir Polis Karakoluna baskın düzenliyerek,
işkence aletleri olan elektrik kabloları ve Falaka Askısını
bulmalarıydı. (Milliyet, 2.3.2000). Türk CNN Televizyonu
yayınladığı bir video bantta, lakabı ”Hortum Süleyman” olan
Istanbul Beyoğlu Karakolunda, ki burası Göthe-Enstitüsü’ne
500 m uzak, görevli bir Polis Komiserinin, lakabını nasıl
hak ettiğini ispatlamaya çalıştığı gösteriliyordu: Gözaltına
alınan Kürt sokak çocuklarını kamçılama, homoseksuel ve
hırsızları su ve bilyelerle dolu bisiklet lastiğinden yapma
hortumuyla dövmek, onun temel özelliğidir. (Radikal, 1.6.2000).
|
Cezaevlerinin
Uygarlaştırılmasi
|
Kürt
şehri Diyarbakır’da 5 Nolu Askeri Cezaevinin duvarında bir
tabela asılı ve üzerinde: ”Uygarlaşmamiş uluslar, uygar
uluslar tarafından ayaklar altına alınmaya mahkumdurlar”.
Bilindiği gibi bu meşhur ”5 Nolu Cehennem”de, PKK militanı
Mazlum Doğan, 21 Mart 1982’de, Tutuklulara dayatılan çözülmeye
ve insanlık dışı Cezaevi koşullarına karşı, bulunduğu hücresinde
kendisini asarak, yapılan uygulamalara karşılık verdi. Mazlum’u
dört arkadaşı takip eder. Ölüm Orucu başlar: Kemal Pir 55,
Hayri Durmuş 60, Akif Yılmaz 63 ve Ali Çiçek ise 65 gün
sonra yaşamlarını yitirirler. Bulundukları Askeri Cezaevlerinde
en acımasız işkencelere maruz kalan Tutuklular, bedel olarak
yaşamlarını verdiler, ama teslim olmadılar. Bu direniş 80’lerde
Kürt Ulusal Bağımsızlık Mücadelesine güç katarak, itici
bir işlevi görmüştü.
Yürürlükteki
Türk Ceza Infaz Kanununa göre Abdullah Öcalan’ın, sabah
güneş doğmadan beyaz bir kefen giydirilerek, çıplak ayakla
hücresinden alınıp, idam edilmesini öngörmektedir. Ikditar
ortağı faşist MHP, idamı gerçekleştirmek için halk oylamasına
gitme çabası içerisindedir. MHP, ayrıca Öcalan’ın idamından
sonra, genel olarak idam cezasını kaldırmayı istemektedir.
Sosyaldemokrat Ecevit de aynı düşüncede. Ona göre ölü bir
Öcalan; gerillanın silahını elinden almak anlamına geliyor.
Ecevit;
Tek Kişilik Hücreler, işbirlikçiliği ve itirafçılığı teşvik
için af tartışmalarını, Filistin Askısı yerine tecrit etmeyi,
sosyal bir temizlik olarak görmektedir. Son yasa tasarısı
ile öngörülen; idam cezasını ömür boyu hapse çevirmeyi,
ki bununla tutuklunun geri kalan yaşamı boyunca dış dünya
ile her türlü ilişkisini koparmayı ve hiçbir şekilde aftan
veya bağışlanmaktan yararlanmamayı kapsamaktadır. Bir hükümet
temsilcisi, Temmuz ayının başında yaptığı bir açıklamasında;
bu yasa tasarısı ”ölümden daha beter olmalıdır” dedi.
Bu
açıklamalara herkesin katıldığı ortaya çıktı: ”Ankara’da
bulunan tüm Avrupa diplomatik çevrelerinin, çoğunluğunun
durumdan memnun olduğu ve idam cezasının kaldırılması için
biran önce adımların atılması gerektiğini belirttiler”.
(Tagesspiegel, 6.7.2000)
Bir
tek Tutuklu, 13 m²’lik hücre, suni ışık, beyaz duvarlar,
24 saat kamera kontrolünde , 40 m²’lik betondan çevrili
bir havalandırma kafesi, askeri nöbetçiler, her türlü dinleme
ve kayıt etme şartları altında Avukatlarla haftada sadece
1 saatlik görüşme, akrabalarıyla sadece ayda 1 saatliğine
görüşme, görüşmeler sırasında alınan tüm notların kopya
edilmesi, postaya konulan sansür, sınırlı radyo ve gazetelerin
verilmesi: Tüm bunlar eşittir, askeri bölge Imralı. Alman
yapımı HDW-botları Marmara denizinin ortasında bulunan bu
adayı koruyor.
PKK
Başkanına karşı uygulanan olağanüstü Cezaevi koşullarının
programı; sistematik imhayı, yani tümden tecrit yöntemiyle
ciddi depresyonal bozuklukların yaratılmasını öngörmektedir.
Bunun ilk somut örneklerini avukatların Haziran’da yaptıkları
açıklamalarında; tat alamama ve renklere karşı duyarlı olma,
uyku ve hafıza zayıflığı ve kronik astma gibi ciddi sağlık
sorunlarının başladığını açıklamlarıydı.
ABD’li
Psilokolog ve aynı zamanda CIA Danışmanı McConnell 1970’lerde
bu uygulamaları şöyle tarif ediyordu: ”Iki olanağımız var;
insanları, fareleri ve solucanları eğitirken ya onları ödüllendirir
ya da cezalandırırız. Sistemli depresyonlar; ödüllendirme
ve cezalandırma ikilisinden oluşur. Bununla, kişinin kontrol
altına alınması ve ona hükmedilmesi sağlanıyor. Geliştirilen
bu davranış kontrolleri sonucunda, korkunç su bombaları
dahi, birer çocuk oyuncağıymış gibi algılanır.”
McConnell
20 yıllık çalışmalarına, solucanlar üzerinde denemelerde
bulunarak başladı. Solucan’ın labirentte beyaz bir çizgi
üzerinde, siyah bölgelere dokunmadan sürünmesini sağlamak
ve davranışlarını izlemek için deneyler yaptı. Solucan beyaz
çizgilerden saptığı her defasında, elektrik şokuyla cezalandırıldı.
Bu ceza ne erken, ne de geç uygulanmalıydı, yoksa solucanlar
neden cezalandırıldıklarını kavramakta zorlanırlardı.
Uluslararası
Af Örgütü, Imralı’da yaşanan tecrit işkencesinin, BM’nin
”Işkence Karşıtı Anlaşması”na aykırı olduğunu belirterek,
durumu protesto etti. Mart 2000’de Türk meslektaşı Tantan’la
görüşen Alman Içişleri Bakanı Schily: ”Almanya, Türkiye’yi
reformlar yapması yönünde cesaretlendirmektedir” dedi. Bunun
üzerine söz alan Tantan ise: ”Türkiye, Almanya ile Terörizme
karşı birlikte mücadele edecektir” açıklamasında bulundu.
(Handelsblatt, 23.3.2000)
Schily,
Imralı koşullarını tek kelime ile dahi protesto etmemiştir.
Peki, neden? Çünkü ona göre ”Reformlara giden yol” budur.
Eski bir Avukat olarak, bunu kanlı bir et parçası olarak
görememektedir. O, çok sıkı güvenlik şartları altında korunan
Stammheim Cezaevini hem içten ve hem de dıştan çok iyi tanımaktadır.
Ayrıca Schily ”Yerleşik Demokrasi”nin ne olduğunu da çok
iyi bilmektedir.
”Buraya
bakın!” bu başlık 24 Haziran tarihli Sabah Gazetesinin ilk
sayfasında yayınlanmıştır: ”Cezaevinde lüks Hotel konforu;
duvar halıları, cep telefonları, 30 TV kanalı, buzdolabı
ve parfümlenmiş klima cihazı” ve aynı gazetede mafyanın
kaldığı Kartal Cezaevinin koğuşlarını gösteren fotograflar
da yer almaktaydı. Kartal Cezaevinin gerçekten bir Cennet
olduğu, kamuoyuna ikna ettirilmeye çalışıldı. Bu propaganda
şu şartlandırmayı öngörüyordu: Cezaevleri devletin kontrolünden
çıktı, birilerinin bu gidişata müdahalede bulunması gerekir
ve bir an önce reformlar yapılsın.
Kartal,
reformun yapıldığı bir cezaevidir. 1986 da ”E-Tipi” olarak
inşa edilen Kartal Cezaevi, çok güvenlikli bir Özel Tip
Cezaevi’ydi. Kartal onarılarak ”F-Tipi”ne dönüştürüldü.
Bununla Tek Hücreli Sisteme ve tecrite geçilmeye çalışılıyor.
Istanbul IHD 2000 yılının baharında, Kartal ile ilgili bir
Rapor yayınladı. Bu Rapora göre Kartal Cezaevi; tuvaleti
içerisinde olan tek kişilik hücreler, kapıdaki bir delikten
yemek verme, 24 saat tecrit etme, güneş ışığı yok, dışarıyı
görme imkanı yok, havalandırmaya çıkarılan diğer Tutuklularla
görüşme imkanı yok, havalandırma avlusu dikenli tellerle
bölünmüş, Tutuklu yakınlarının ziyeret süresi haftada sadece
yarım saat, yakınların dışarıdan yemek getirmeleri yasak.
(Adalet Bakanlığı 1999 yılında bir Tutuklunun günlük ihtiyacı
için 165 bin TL karşılığı kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği,
40 bin TL karşılığı bir ekmek ve 250 bin TL karşılığı bir
çorba’yı öngörüyordu.)
Kartal
Cezaevine’deki 6 aylık bir tecritten sonra Tutuklu Ali Osman
Zor, Avukatına şunları aktardı: ”Duyu organlarını; koklama,
duyma, hissetme ve görme duygusunu yitiriyorsun. Hiçbir
şey seni güldürmüyor, en ufak bir şeye ağlıyorsun. Tecrit,
bir insandan tüm duygularını alıp yok ettiriyor. Her an
öldürülecekmişsin duygusuna kapılıyorsun. Tüm bu uygulamalarla,
içindeki korkunu arttırman, intihara başvurman ve psikolojik
olarak tamamen bitirilmen amaçlanmaktadır.”
Kartal’da
kalan mafya mahkumlarının ise aralarındaki ilişkilerini,
ya koğuş postası gençlerle ya da cep telefonlarıyla kurmaktadırlar.
Diğer taraftan Kürtlere ve PKK’ye karşı kullanılan ölüm
makinaları olan ve zamanla Hizbullah’tan ayrılan IBDA-C
Tutukluları, mafya kadar şanslı olamadıkları için Kartal
”laboraturlarında”, adeta tecrite geçiş için birer kobay
olarak kullanılmaktalar. IBDA-C Önderi Salih Mirzabeyoğlu’nun
intihara girişmesi üzerine Avukatı bir açıklamada bulunarak:
”5 aydan bu yana aralıksız olarak hücrede tutulmuştur. Son
görüşmesinde hayali görüntüler, devamlı gürültü ve kafasında
konuşuluyormuş gibi seslerin geldiğini söylemişti. Tecritin
etkisini göstermesi için yemeklerine kimyasal maddeler veya
uyuşturucu katıldığı kuşkusu artmıştır” dedi. (Yeni Gündem,
30.6.2000)
PKK’nin
2. Barış Grubunda yer alanlar da Kartal Cezaevinde kalmaktalar.
Barışa katkı sunmak için Avrupa’dan Türkiye’ye gelen bu
grubu, ”Avrupalı Hücreler” beklemekteydi (Türk Adalet Bakanı).
Tecrit denince akla ilk gelen Stammheim, Köln’deki ”Ölüm
Bölümü”, Frankenthal, Berlin-Moabit veya Celle Cezaevlerinin
türkçedeki karşılığı Kartal F-Tipi ’dir.
ABD’li
”Insan Haklarını Izleme” Örgütü yaptığı bir açıklamada,
Kartal’da hayata geçirilmeye çalışılan tecriti eleştirdi.
Sol çevrelerle hiçbir ilişkisi olmayan bu örgüt, Avrupa
Insan Hakları Komisyonu’nun 1975’de yaptığı bir açıklamadan
alıntı yaparak: ”Tecrit derin ruhsal ve fiziki bozukluklara
sebep olur. Şimdiye kadar tespit edilen bazı başlıca hastalıklar
şunlardır: Kronik duygusuzluk, tepkisel tavranış, mantık
dışı hareket etme, uykusuzluk ve hafza zayflığı.”
Dış
dünya ile ilişkisi kesilmiş olan Stammheim Cezaevinin 7.
katında bir zamanlar kalan RAF (Alman Kızıl Ordusu) elemanlarının
isimleri şunlardır: Gudrun Ensslin, Andreas Baader ve Jan
Carl Raspe.
Almanya’da
tecrit ilk defa; şehir gerilla örgütleri olan RAF, 2. Haziran
Hareketi ve sonraları da Direniş Grupları’na ait kişilerin
kaldıkları Cezaevlerinin birer ”Ölüm Bölümleri” olmalarıyla
başladı. 70’li yılların ortalarında yüksek derecede Güvenlikli
Cezaevlerinde, tecriti öngören uygulamalara geçildi.
Bu
Ölüm Bölümlerinin bazı özellikleri şöyle idi: Devamlı ışıklandırma,
büyük bir sessizlik, beyaza boyanmış hücre malzemesi ve
duvarları, duvarlara herhangi bir şeyin asılmasına müsade
edilmemesi, sürekli izleme, iletişim yasağı, postaya sansür
konulması, ziyaretçileri izleme ve onlarla cam perde arkasında
görüşme ve her türlü ilişki yasağı. Diğer Tutukluların birbirilerini
ne sesli olarak duymaları ve ne de görsel olarak görmeleri
mümkün değildi.
5
Nolu Diyarbakır Askeri Cezaevi: »Türk zindanları
ve sorgu salonlarında Tutuklulara yönelik, dünyada tüm
zamanların rekorunu kıracak kadar, sayısız saldırılarla
ad yapmıştır, Diyarbakır Cezaevi.« 24.5.1993 tarihli
Fransız le monde gazetesi; Türkiye’de bu rekoru kırmak
çok zordur, diyordu. Cezaevi askeri bir bölgede, 4 katlı
bloklar şeklinde inşa edilmiştir. Her katta 10 Koğuş
bulunmaktadır. 1980’lerde 2500 siyasi Tutuklu kalırken,
şimdi sayı 1200 civarındadır. 2001 yılında şehir dışında,
yeni bir F-Tipi İzolasyon Cezaevi inşa edilmesi planlanmıştır. |
Siyasi Tutukluların
yakınları, Almanya’da uygulanan bu yönteme ilişkin olarak:
”Gözleri kör eden, dilleri kesen ve duyu organlarını öldüren
ortaçağ barbarlığı, bugün bilimsel metodlarla geliştirilen
işkencelerle devam etmektedir. ‘Sistemli depressif’ durum,
duyu organlarını köreltmeyi ve aynı zamanda insanlardan,
toplumdan, hareketten ve yaşamdan alıkoymayı hedeflemektedir.
Tutuklunun fiziki organları değil, onun içi çürütülmeye
çalışılmakta. Uygulanan bu yöntem işkenceden daha fazla
tahribatlara yol açıyor” şeklinde açıklamada bulundular.
Tecrit Cezası,
Almanlara ait bir ithal malıdır. Ispanya’da ”Avrupa Hücreleri”
1987’de Siyasi Tutukluların direnişlerine karşı devreye
konuldu. Ispanya’da o zamanlar, şimdiki Türkiye gibi Avrupa
Birliğine aday bir ülke idi. Alman Hükümeti açıklamalarda
bulunarak; Türk Adalet Bakanlığından ilgili kişilerin 1990’dan
bu yana, Stammheim’ı incelediklerini ve kendi Cezaevlerini
Avrupa standartlarına kavuşturma çabası içerisinde olduklarını
belirtti.
1973
yılında Frankfurt şehrinde Siyasi Tutuklulara yapılan işkenceye
karşı, düzenlenen toplantıda konuşan Psikolog Dr. Sjen Teuns
şunları dile getirir:
"Sistemli
mahrumiyet altında tutmaktan anladığımız, ciddi sınırlandırmalardır.
Tecrit; insanın çevresiyle olan görsel, işitsel, algılama
ve hissetme duygularına sınırlandırma demektir. Insani iletişimin
aksaması için uygulanan ‘Sistemli mahrumiyet’’le, aslında
insanın yaşam kaynakları tüketilmek istenmektedir. Uzun
yıllar boyu uygulanan tecrit, aynı zamanda herkesin veya
hiç kimsenin sorumlu olmadığı ‘ideal ölüm’ anlamına da gelir.
Sistemli
mahrumiyet üzerine yapılan çalışmaların geçmişi 20 yıl öncesine
dayanır. Tecrite hazırlık aşamasında uygulanan sistemli
mahrumiyet ilk defa, sadece Hastanelerin psikiyatri bölümlerinde,
Cezaevlerinde ve toplama kamplarında değil, ilkçağlarda
mağaralarda yaşayan insanlar tarafından da kullanılmıştır.
O zamanlarda insanlar mağaralara kapatılarak, hapsedilirlerdi.
Ayrıca geçen yüzyılda inşa edilen büyük silah depoları,
zamanla birer Cezaevine dönüştürüldüler.
Gerçek
anlamda tecrit hücrelerinin kullanılmasına 50’li yıllarda
rastlanır. O dönemde özenle geliştirilen metodlarla bu sistem
uygulanmaya konuldu. 50’li yılların sonlarında özellikle
ABD ve Kanada da bu yöntem için adını ‘Sessiz Odalar’ dediğimiz
özel hücreler hazırlandı. Bundan çok daha sonraları aynı
amaçlı denemeler Almanya’da da yapıldı. Hamburg Üniversitesinin
Davranış Bilimi Kliniğinde adı ‘Sessiz Hücre’ konulan çalışmalar
başlatıldı. Burada kobay kişiler üzerinde yapılan çalışmalarla,
sadece bu kişilerin vücutlarındaki fiziki değişikliğin ölçümü
değil, aynı zamanda onların psikolojik davranışları da incelenmeye
alındı.
O
zamanlar iddia edilen nokta; insanların göstermiş oldukları
davranışlar , aynı zamanda onların ‘kişilik çekirdeklerinin
göstergesi’ olduğu şeklindeydi. Yani bunun pratikteki uygulamasını
anlamak için şu örnek verilebilir: Tutuklanan kişinin işkence
altında, ‘Sistemli Mahrumiyet’ uygulamasına tabi tutulduktan
sonra, güvendiği kişilere, ‘gerçek kişiliği’’ni itiraf etmesinin
sağlanmasi” için hakimlere bir nevi ek hak verildi.
|
Almanya’da
Tutukluların Mücadeleleri
|
Uluslararası
alanda tecrite ”Beyaz Işkence” denir. Uruguay’da askeri
diktatörlükten sonra Siyasi Tutuklulara verilen bir yıllık
Tecrit Cezası, 3 yıl normal hapis cezasi olarak işleme konulmuştu.
Almanya’da böyle bir uygulama olmadı ve hatta resmi anlayışa
göre tecrit ve ”Beyaz Işkence”ler yoktur. Alman Devlet şiddeti
için, ki Devlet Güvenlik Senatolarının isteği üzerine düzenlenen
sayısız Mahkeme kararlarıyla, sürekli çifte bir politika
izlendi. Bir yandan tecrit ve işkence inkar edilirken ve
öte yandan ise Siyasi Tutukluların, eğer siyasi kimliklerinden
feragat etmezlerse, özel uygulamalara alınmalarını öngörüyordu.
1973
yılında RAF’lı Tutuklular başlattıkları büyük açlık grevlerinde:
”Tüm Siyasi Tutuklulara, politik enformasyonun serbest olmasını
talep ediyoruz. Çünkü politik bilinçlenme için bu gereklidir.
Bizler şimdi, Cezaevlerinde aktuel olarak konuşulan; çalışanlara
tarifeye göre ödeme yapılmasını, eğitim-öğretimi, aileyi
koruma ve özerk idareler gibi sorunların çözülmesini talep
etmiyoruz. Çünkü bu taleplerde bulunan özgün tutuklu idarelerinin,
reform sözü veren politik kesimin kuru sözlerinin dışında,
birşey elde edilmeyeceğine inanıyoruz. Bu Cezaevi Diktatörlüğünün
‘refahtan doğan güç’ anlayışına hizmet eder. Bize gerçekten
lazım olan; sadece düşüncede değil, aynı zamanda pratikte
de sağlanacak politik dayanışmadır. Başlatmış olduğumuz
açlık grevimiz, tecrite karşı direniş imkanlarını sağlamaktan
başka birşey değildir. Sokaktaki şiddet artmadıkça, insan
hakları mücadelesi veren ve işkenceye karşı duran antifaşist
milyonlar harekete geçirilmeden ve birlikteliklerini domuzlara
göstermeden, açlık grevimizle üstümüzdeki karanlığı atmaya
gücümüz yetmeyecektir."
Aynı
yıl, imha edici Cezaevi koşullarına karşı sadece Protestan
Kilisesinden tepki gelmedi, Avukat Rupert von Plottnitz
de ”tecrit işkencesinin kaldırılması” için Dayanışma Komitelerinin
kurulmasını talep etti. Bu Avukat 1990’lı yıllarda Hessen
Eyaletinde Adalet Bakanlığı yaparken, RAF’lı Tutuklu Christian
Klar’ın diğer RAF’lı Rolf Clemens Wagner’in bulunduğu Schwalmstadt
Cezaevine sevkine izin vermedi. Bu iki Tutuklu 20 yıldır
aralıksız olarak tek hücrede ve tam Tecrit Cezaevinde tutulmaktalar.
Almanya’da
çeşitli fraksiyon, direnişçi gruplar ve şehir gerillalarından
oluşan Tutuklular, tecrite karşı toplam 10 büyük açlık grevi
yaptılar. Bu mücadelelerde Holger Meins (1974) ve Sigurd
Debus (1981) yaşamlarını yitirdiler. Tutuklular hüküm süren
”duyarsızlığa” karşı, işlerlikli ve sürekli ”politik dayanışma”
için eylemlerini arttırdılar. Tecrit Rejimine ve sıkı güvenlikli
korumaya karşı bireysel başarılar elde edilebiliyordu, ama
bu rejim yıkılmıyordu. Ölümcül Cezaevleri bugün de; ”aşırı
kriminaller” ve ”uygunsuz” Tutuklular için halen kullanılmakta
ve bu uygulama normal bir durum gibi kabul görmektedir.
Halen
6 RAF’lı Tutuklu bu Tabutluklarda bulunmaktadır. Onların
ceza programlarında tam tecrit bulunmamaktadır, ama 20 yıllık
tutukluluk aynı anlama gelmektedir. Devletin talimatına
göre normal Cezaevlerinde tek hücrede tutmak, işleyiş gereğidir.
Tecrit halen sürmektedir.
Son
olarak kamuoyuna yansıyan bir diğer olay ise; Türk politik
Tutuklu Ilhan Yelkovan’ın tecrite karşı 2000’nin başlarında
açlık grevine gitmesi idi. Ancak ölümüne az kala, yani 63
gün sonra başka bir Cezaevine sevki yapılabildi.
|
Türkiye’de
Tutukluların Aktuel Tavrı
|
Türkiye’de
bulunan Siyasi Tutuklular, tecrit ve tek kişilik hücre uygulamasını,
yaşamlarına saldırı olarak değerlendirmekteler. Onların
büyük hücrelerde ve koğuşlarda örgütlü güç olmaları için
hayati öneme sahiptir. Yapılan bir iki Karakol baskınında
bulunan falaka ve tazhikli su sıkma aletlerinin ortaya çıkarılması,
ölümcül tek hücreli sistemi örtmeyi hedeflemektedir. Dövülme,
yalnız bırakılma, psikolojik saldırılar karşısında tek başına
direnme oldukça zor olacaktır. Bu nedenle Tutuklular bedeli
ne olursa olsun, yaşamlarını korumak için hayata geçirilmek
istenen tek hücreli sisteme direnmeye kararlılar.
Çeşitli
Sol Parti (DHKP-C, TKP(ML), MLKP vd.) Tutuklularından oluşan
Cezaevi Koordinasyonu Merkezi Şubat 2000’de bir açıklama
yaparak: ”‘Bayrampaşa Cumhuriyeti’ diye kamuoyuna telkin
edilmeye çalışılarak, devletin Tutuklular üzerindeki hakimiyetinin
kalmadığını beyan etmek istemektedirler. Şimdi herkes yine
tek hücreden sözetmekte ve bunun için ‘F-Tipi’ Sistemine
geçiş çalışması içerisindedir. ‘F-Tipi’ ortak ve tek hücreli
sisteme göre düzenlenmiş olup, bir odada en az 3-4 kişi
kalacak yalanına göre hazırlanmaktadır. Faşist Devlet, devrimci
Tutukluların buna karşı direniş göstreceklerini iyi bilmektedir.
Tüm insanların, örgütlerin ve kurumların gelişmelere sessiz
kalmamaları için harekete geçmelerini istiyoruz. Bedeli
ne olursa olsun, bu uygulamaya karşı dirneceğiz.”
Burdur
E-Tipi Cezaevi: 18.7.2000 tarihli Radikal Gazetesi
(Hürriyet basına ait bir gazete) »Burdur’u Hatırlamak«
başlığıyla ilk safyadan verdiği haberinde, Burdur Cezaevinde
işkence gören Tutuklulara ait bir fotograf yayınladı.
Güvenlik güçleri; 5 Haziran’da başka Cezaevlerine dağıtımı
çıkan, fakat gitmemekte direnen Tutuklulara demir çubuklarla
saldırdılar. 18 Tutuklu çeşitli şekillerde yaralandı.
Tek bayan Tutuklu ise coplu tecavüze uğradı. Koğuşlara
girmek için ağır iş makinaları kullanılarak, Cezaevinin
duvarı yıkılıp içeri girilirken, Tutuklu Veli Çalılık
bir kolunu makinaya kaptırarak, ağır yaralanır. Veli’nin
kopan kolu, daha sonra Hastane yakınlarında sokakta
dolaşan bir köpeğin ağzında bulundu. Hastane idaresi
konu
hakkında
beyanda bulunmaktan kaçındı.
Bu fotograflar;
Tutuklular Bergama Cezaevine sevk edilip, geldikten
sonra kendileri tarafından çekilmiştir. |
Bu
yılın Nisan ayında Bursa E-Tipi Cezaevinde kalan PKK’li
Tutuklular, tek hücreli sisteme karşı 10 günlük açlık grevine
giderek: ”Kürt sorununun eşitlikçi ve özgür bir şekilde
çözülmesinin tartışıldığı bir zamanda, Türkiye’nin AB’ne
alınmasıyla demokratikleşme, insan haklarında iyileştirme
ve özgürlüklerin yakalanma şansı artacağı denilmektedir.
Fakat öbür yandan ise tek hücreli ve insanlık dışı F-Tipi
Cezaevleri hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu iki yüzlü
bir politikadır. Her ne kadar ‘iki kişilik oda’ denilse
de, özünde insanlığa karşı olan tecrit etmeden başka hiçbir
anlamı yoktur, bu uygulamanın. Bu yeni uygulamaya geçişin
adı daha fazla baskı ve yasaktır.”
Tecrit
ve işkenceye karşı direniş bir insanlık mücadelesidir!
Durum
ciddidir. Tek hücreli ve tecrit sistemine geçiş için sevk
planına karşı, süresiz açlık grevleri ve protesto eylemleri
başlatıldı. IHD, Siyasi Tutuklu yakınları ve diğer kurumlar,
konu hakkında bilgilendirme toplantılarına, protesto yürüyüşlerine
ve kamuya yönelik etkinliklere başladılar. Yeni ”Ulucanlar”ın
olmaması için, 24 Demokratik Örgüt ve Kuruluş ortak eylem
kararı aldılar. Bilindiği gibi, 26.9.1999 tarihinde Ankara
Ulucanlar E-Tipi Cezaevinde bulunan Siyasi Tutuklular, saldırılar
karşısında kendilerini barikatlar kurarak savunmaya çalışırlarken,
Asker ve Polislerin gaz bombaları ve ağır makinalı silahlarla
saldırmaları sonucu 10 Tutuklu yaşamını yitirmişti.
IHD
Başkan Yardimcisi Osman Baydemir bir kampanya başlatarak
”Siyasi tutukluların yaşamlarından endişe duyuyoruz. Onlar
F-Tipi Cezaevlerinde canlı canlı gömüleceklerdir” açıklamasında
bulundu.
Yukarıda
dile getirdiklerimizi hiç kimse basite almasın. Zaman daralmaktadır.
Türkiye’de tek hücreye geçişi önlemenin yolu örgütlü direniş
ve protestolardan geçer. Tek hücreye ve tecrite karşı geçmişte,
sonucu yenilgi de olsa Batı Alman Militan Solu, radikal
ve devrimci mücadele veren çevreler tarafından büyük direnişler
verilmişti. 1989 yılında Türk Sol Tutuklu yakınları, Almanya’da
açlık grevi yapan Tutuklulara bir mesaj göndererek: ”Bize
dayatılan baskılara, gözaltılara, tehditlere ve takip etmelere
rağmen, Türkiye’de Siyasi Tutukların özgürleşmesi için mücadelemizi
sürdüreceğiz ve sizlerle olan dayanışmamızı da daha ileriye
götüreceğiz. Insanlık onuru işkenceyi yenecektir!”
Kartal
F-Tipi Cezaevi: Yapımı yeni tamamlanan yeni tecrit
modeli olan Sincan (Ankara) F-Tipi’nden sonra Kartal
F-Tipi inşa edildi. Kartal’da 500 Tutuklu için düzenlenen
Cezaevinde şu anda 190 Tutuklu kalmakta. »Hücremin büyüklüğü
1,5m x 2,5m. Hücre alt katta olduğu için yatak nem tutuyor.
Nefes alıp vermek çok zor, çünkü havalandırma diye birşey
yok. Diğer Tutuklularla hiçbir ilişkim olmuyor. Çelik
kapıdaki delikten herşey, yemek de dahil, veriliyor.
Sürekli diğer Tutukluların bağırmalarını duyuyorum.
Bu beni bitiriyor. Uyumak mümkün değil. Sürekli kusmak
ve baş ağrı-ları, senin yaşamının artık bir parçası
oluyor. Belli bir süreden sonra insan kendi kendisiyle
konuşmaya başlıyor. Tecrit ile Tutuklunun kimliği elinden
alınması hedeflenmekte. Tecrit eşittir ölüm. Bu nedenle
daha fazla geç olmadan, bu hücre-lerle amaçlanan nedir,
açıklanmalıdır«.
(Hasan
Sonkaya, Sendikacı, Kartal İzolasyon Cezaevi, Mayıs
2000). |
Şimdi
Türkiye’deki Siyasi Tutuklular aynı tecrit tehditleri altında
bulunmaktalar. Onlar bir tutuklunun sahip olduğu tüm imkanlarıyla,
bu sisteme karşı direneceklerini açıkladılar. Tek hücreye
geçişe karşı mücadele veren herkes, nerede olursa olsun;
ister Istanbul, Ankara veya Diyarbakır’da olsun, ister Almanya’da
olsun, dayanışmasını yükselterek topluca haykırmalıdır:
”Insanlık onuru işkenceyi yenecektir!"
Türkiye’de
Stammheim’lara hayır!
Tüm
Siyasi Tutuklulara Özgürlük!
Libertad!
Kampanyası olarak; tüm ilerici, demokrat, sol inisiyatiflere
ve insanları tecrite karşı ve Siyasi Tutukluları korumak
için öneri ve imkanlarınızı sunmaya çağırıyoruz. Fakslarınızla,
protesto eylemlerinizle, birlik ve insiyatif kurma çağrılarınızla
veya dayanışma heyetlerinde yer alarak katkı sununuz...
28
Temmuz 2000 - Libertad!
Protesto
fakslar için:
Adalet
Bakanı Hikmet Sami Türk: (+90) 312 417 39 54, e-mail: sturk@adalet.gov.tr
Içişleri
Bakanı Sadettin Tantan: (+90) 312 417 23 90
Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer: (+90) 312 427 13 30
Başbakan
Bülent Ecevit: (+90) 312 417 04 76
Cezaevleri
Genel Müdürü Ali Suat Ertosun: (+90) 312 414 63 01, e-mail:
ertosun@adalet.gov.tr
Alman
Büyük Elçiliği Ankara: (+90)312 426 69 59
Alman
Dışişleri Bakanı Fischer: (+49) 018 88 17 34 02, e-mail:
poststelle@auswaertiges-amt.de
Alman
Içişleri Bakanı Schily: (+49) 40 188 86 81 29 26, e-mail:
poststelle@bmi.bund400.de
Ilişki
adresleri ve aktuel bilgiler için:
Libertad!,
Internet: http://www.libertad.de/projekte/spezial/tuerkei
So
oder So – Libertad! Kampanyası Gazetesi: Internet: http://www.sooderso.de
Kürdistan
Infornmasyon Bürosu (IsKu), Internet: http://www.nadir.org/nadir/initiativ/isku/
Tecrit
Işkencesine Karşı Mücadele Komitesi (IKM), Internet: http://www.noisolation.de
DETUDAK
(Tutsaklarla Dayanişma Komitesi), e-mail: Detudak@gmx.de
Özgür
Politika, Internet: http://www.ozgurpolitika.org
IHD-Istanbul
Şubesi), Internet: http://www.ihd.org.tr
Tel:
(+90) 212 251 35 26 / 244 44 23, Faks: (+90) 212 251 41
55
Libertad!,
Falkstr. 74, 60487 Frankfurt, Fax: 069-79201774, eMail:
kampagne@libertad.de
Spendenkonto:
Libertad!, Kto: 10215811, Zweck F-Typ, Ökobank (BLZ 50090100)
|